11 Haziran 2020 Perşembe

Bursalı mısın Kadifeli gelin türküsü sözleri gel de çık işin içinden

Hepimizin severek dinlediği, düğünlerde,eğlencelerde oynadığı hatta değerli sanatçı Müzeyyen Senar'ın bile söylediği  şarkının sözlerini eşimle mantıklı bir şekilde okuyunca aklımız karıştı. İçinden çıkamadık. Önce sözleri paylaşıyorum.

Bursalı mısın kadifeli gelin çaydan mı geçtin
Yanakların al al olmuş konyak mı içtin
İçtiğimiz konyak mezemiz kaymak
Sen kimin yarisin yavrum her yanın oynak
Arabaya sen bin faytona ben
Anasını sen al kızını da ben
Bir su içtim testiden yavrum sensin beni mesteden
Cennet makamı olsun yavrum seni bana dost eden
Arabaya sen bin faytona ben
Anasını sen al kızını da ben
Şimdi kadifeli gelin kim? Kadifeli gelinle konuşan kim? Kimin anasıyla kızını kimle alıyorlar?

Gel de çık işin İçinden? Biz çıkamadık siz?

27 Kasım 2019 Çarşamba

Azade Akbin şiiri

Canım Azade'min kaleminden

Kim uydurmuş
Eylül rengi şiirler sükselidir safsatasını
Bak işte
Afili Kasım da çekip gidiyor yine
Omzuna yüklemiş gam notasını...

Hicaz'dan Mahur'a
Şiirlerle haşrolduğum demleri
Milli bayram ilan ettiğim gecelerim de
Kırlangıçların gagasında sıcak iklimlere göç etti gitti/

İşin gerçeği;
Şimdilerde sahibinin dönüşünü bekleyen
ocak başındaki mutsuz, yerini yadırgayan kedi gibiyim
sen gideli...

Ben
Yasakları kuralları
Ve duvarları devire devire
Bazen o duvarların üzerime devrilebileceğini bile bile
Azimle
Beklesem düşlerimi kuşatacağın saatleri...

Sen
Kar kuşlarının masalını anlatsan yine
O titreyen, O şiir rengi sesinle dünyaya
Ben radyo rengi düğmeler diksem
Üzerimdeki kırmızı çiçekli fistanıma...

Hiçbir kırlangıç çorak araziye yuva yapmazmış
Hayal bu ya;
Ocak başı yine şiirler Aşkı fısıldasın Hicaz'dan Mahur'a...

(Aze)

28 Eylül 2019 Cumartesi

Depremde nerede durmalı ?


            İstanbul'da yaşanan depremlerden dolayı tüm İstanbullulara geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Deprem sonrası telekomünasyon şirketlerinin çuvallaması inanılır gibi değil. Bundan 2 yıl önce İzmirde 6 şiddetinde deprem yaşadık telefonlarda hiçbir sorun yaşanmadı. Şimdi neden oldu açıklamada yapılmadı umarım yapılır.


            Şimdi benim bloğa asıl yazma sebebime gelecek  olursak ,bugün facebookta deprem anında yapmamız gerekenleri anlatan bir yazı. Çoğunuz biliyor olabilirsiniz sizler için hatırlatma , bilmeyenler içinde bilgi olsun.
Allah hepimizi afattan korusun.


Depremde nerede durmalı ?
Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket 'azaltma' uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.
1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.
İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket 'çömel ve korun' metodunu uygularken, 10 maket 'hayat üçgeni' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.
Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi.
Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu 'ayıptı, gereksizdi' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.
Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.
Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.
Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:
'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan 'hayat üçgeni' içinde hayatta kaldım.
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım 'çömel ve korun' örnekleridir.
DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ ;
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.
Bu mesajı mümkün olduğu kadar çok kişiye iletmeniz önemle rica olunur...
Alıntı...



17 Aralık 2018 Pazartesi

50 KURUŞUN YENİLMEZ YÜZÜ


Avcumuzda sıkı sıkı tutarken ısıttığımız, simit ya da gazoz karşılığı cam tezgahın üzerine bırakıverdiğimiz  demir paralardan birinde onun yüzünün çizgileri vardı. Devlet adamı ya da tanınmış bir kişi olmaksızın, Cumhuriyet tarihimizde bir paraya resmi basılan ilk kişi, ilk kadındı. Kalkık, biçimli bir burun, sivrice, küçük bir çene ve başında nefis bir Anadolu başlığı..İsmi Sabiha idi.. Gümülcine'de doğmuş, ailesiyle birlikte 1941'de Türkiye'ye göç etmişti. Çocukluğu Ege'nin şirin ilçelerinde geçti. İlkokul birinci sınıfta, 23 Nisan töreni için annesinin giydirdiği 'eğribaş' adlı gelin başlığı aklını başından aldı.

Göztepe Kız Sanat Enstitüsü'nde okurken şapkalar yapıp satar, Kemeraltı'nda satılan taş kuklalara Anadolu giysilerinden esinlenerek giysiler dikerdi. 1963'te çıktığı Avrupa gezisinde gördüğü kostüm müzelerinden çok etkilendi. 'Tek bir Anadolu köyü kocaman müze olur' diye düşündü. 1964'te İstanbul'daki Piyer Loti tepesinde eski Türk kahvelerine benzer şekilde bir dekorasyon çalışmasıyla Piyer Loti Kahvesi'ni açtı. O dönemde kahve, başta sanatçılar, gazeteciler, yazarlar olmak üzere tüm İstanbul'un adeta akınına uğradı. Öyle ki, bir gün önceden randevu verilmeye başlandı.

1965'te gazeteci Haluk Tansuğ'la evlendi. Bodrum'a giderken bindikleri otobüs Milas'ta bozuldu. Tamiratı beklerken çevreyi dolaşmaya başladılar. Birinci sınıfta giyip unutamadığı "eğribaş" gelin başını burada bulunca deliye döndü. Başlığı 35 TL'ye satın aldı. O günden sonra değişik yörelerde gördüğü başlıkları alıp biriktirmeye başladı.

1968'de Galatasaray Yapı Kredi Bankası'nda 'Anadolu Kadın Başlıkları' adlı ilk sergisini açtı. O zamanki Darphane Müdürü Sait Tanaçan, "Bu başlıklardan biriyle fotoğrafınızı alıp madeni paralarımızdan birine basmak istiyorum. İzin verir misiniz?" deyince sevinerek kabul etti. 'Ankara gelin başlığı'yla fotoğrafı çekildi. Karşılığında hiçbir talebinin olmayacağına ilişkin bir kağıt imzaladı. O yıllarda çıkan demir 50 kuruşların üzerinde  artık onun yüzü vardı. Böylece halk içerisinden madeni paraya resmi basılan ilk kişi oldu. Böyle bir şey dünyada ilkti!

Sergi, önce Japonya'ya sonra Paris'e götürüldü. Çok büyük ilgi ve beğeni topladı, hatta Japonya'da eşiyle birlikte İmparator nezdinde ağırlandı. 1974'te o güne dek topladığı başlıkların sergileneceği bir müze açılması için devlete başvurdu. Zamanın Kültür Bakanı talebine şöyle karşılık verdi: "Tut bir kamyon, götür onları Topkapı'ya teslim et." Bu benzersiz koleksiyona devletin ilgisi bu kadardı işte..

Oysa sergi bir yıldır Avrupa'da kent kent geziyordu. Dönemin siyasi hayatının tanınmış isimlerinden Fahrettin Kerim Gökay ile bir öğle yemeğinde buluştuklarında sözü yine müze arzusuna getirdi. Gökay siyasi kulislerde dolaşan sözü kendisine naklettiğinde kahroldu. Yetkililer 'Biz bir kadına mı kaldık' demişlerdi. İki kitap ve 200'den fazla makale yazdığı suskunluk döneminde bir daha müze konusunu açmadı ama Şevket Süreyya Aydemir'in söylediklerini de hiç unutmadı: " Bu topraklarda deve dikeni yetişiyor, adam yetişmiyor, seni anlamazlar Sabiha kız."

1980 yılına dek Anadolu başlıklarını toplamaya ve araştırmaya devam etti. Haziran 2007'de bu koleksiyonun en değerli 430 parçası hırsızlarca çalındı. Sosyolojik ve antropolojik çalışmalara kaynaklık edecek bu eşsiz hazineyi gün ışığına çıkaramadan böyle talihsiz bir olayı yaşadığına çok üzüldü. Çocuğu dünyaya getirmiş ama kimseye gösterememişti.

2010 yılında İstanbul Kültür Başkenti seçildiğinde, oturduğu daireyi boşaltıp aynı cadde üzerinde kiraya çıktı. Burayı restore ederek sanatçıların ve dostlarının da yardımı ile modern bir müze haline getirdi. Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi'ndeki bir apartman dairesinin 7. katındaki müze, randevu alınarak geziliyor. Müze, Sabiha Tansuğ Sanat ve Kültür Evi adı altında, haftanın her günü saat 10.00 ve 20.00 saatleri arasında hizmet verirken, özelinde İstanbul'un genelinde tüm ülkenin inanılması güç mücadele öykülerinden birini bağrında saklamaya devam ediyor.

Gencecik yaşında bir demir paraya yüzünün basılması belki de tesadüf değildi Sabiha Tansuğ'un. Kültürümüzü koruyup yaşatmaya çalışan, karşılığında oluşturduğu eşsiz hazineyi gelecek kuşaklara aktarmaktan başka bir şey beklemeyen bir kişinin, daha da talihsiz olanı bir kadının, bu ülkede başına ne geldiyse onun başına daha fazlası gelmemiştir mutlaka..Demir paraya basılı yüz, gelecek yıllarda kendisine çok lazım olacak demir gibi bir iradenin, azmin ve mücadele gücünün habercisi olmuştur belki de..Kim bilir..


Özlem Kekeç Bülbül / 6 Kasım 2015

9 Kasım 2018 Cuma

8 Kasım Dünya Deliler Günü

Merhaba
Bugün Dünya Deliler Günüymüş.Paylaşım için geç kaldım çünkü benim de geç haberim oldu. Paylaşmaya da ancak zaman bulabildim. 

Hacı hacıyı mekkede deli deliyi dakkada bulurmuş derler ya nerde deli arıza  varsa beni buluyor. Artık kendimden iyice şüphelenmeye başladım:)

 Twitterda YAVHEHE'nin paylaştığı yazıyı paylaşmak istiyorum.
Bakırköy RSH Hastanesinde bir dönem eğitim vermiş olan Bedia Tuncer,akıl hastalarının yazdıkları şiirleri kitap haline getirmiştir. 1964 senesinde basılan kitap, belki de dünyada türünün tek örneği. Okuyun bakalım kim akıllı kim deli... 





Olay gerçektir. Elazığ'da geçer.


1960’lı yıllar! Elazığ akıl hastanesinden personelin bir ihmali sonucu bütün deliler kaçar, Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam 423 deli kaçmıştır. Mülki makamlar panikler, Başhekime koşup; “Doktor bey ne yapalım” diye sorarlar. O zamanın ünlü doktoru Mutemet Bey hastanenin başhekimidir. Mutemet Bey; “Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin” der. Doktor önde birkaç personeli arkasında kara trencilik oynayarak bütün Elazığ’ı “çuf çuf” nidalarıyla dolaşırlar. Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olurlar. Lokomotif, yani başhekim Mutemet Bey yönünü hastaneye çevirince tüm kaçan deliler hastaneye geri dönmüş olurlar. 

Sorun çözüldüğü için hem mülki makamlar ve doktorlar, hem de trencilik oynayıp hastaneye döndükleri için de deliler hallerinden çok memnundur. Olayın en enteresan yanı akşam sayımında ortaya çıkar çünkü hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612  kişidir. 














Bijon
Adamın biri arabasıyla akıl hastanesinin önünden geçerken arabanın lastiği patlar ve fırlar gider. Adam aracını zorla kontrol eder ve şans eseri zararsızca yolun kenarına çeker. Bagajından stepne lastiği çıkarır fakat onu takmak için hiç bijonu yoktur. Adamcağız başlar kara kara düşünmeye. Bu sırada akıl hastanesinin parmaklıklarına bir deli tırmanır ve adama seslenir
“Hişt.. napıyorsun orada?”
Adam:
“Ya sorma lastik patladı, yenisini takacağım ama hiç bijonum yok”
Deli güler:
“O da dert mi, diğer tekerleklerden al birer bijon, böylece her tekerde 3 bijonun olur istediğin yere güvenle gidersin”
Adam bu akla hayret eder ve deliye sorar:
“Ya sen bunu nasıl düşünebildin be kardeşim”
Deli yeniden güler:
“Deliyiz ama aptal değiliz”




Akıl hastanesinden kaçan iki deli, karşıdan gelen bekçiyi görünce iri gövdeli bir çınarın arkasına saklandılar. Bekçi,onların ayak seslerini işitmişti.Sordu:- Kim o?ıçlerinden biri kedi gibi miyavladı.Bu başarılı miyavlamadan sonra bekçi yürüyüp gidiyordu ki,delilerin ayakları altındaki yapraklar hışırdadı.Bekçi geri dönüp yine seslendi:- Kim var orada?ıkinci deli cevap verdi:- Bir kedi daha



Akıl hastanesinde deliler bir araya gelip kaçış planı yaparlar. elebaşları planı anlatır : -Büyük bir kütük bulup ilk önce 1. kapıyı, 2. kapıyı ve daha sonra 3. kapıyı kıracağız ve herkes başının çaresine bakıp kaçacak. sabah olunca bir kütük bulurlar doğruca 1. kapıyı kırarlar, 2. kapıya koşup onu da kırdıktan sonra 3. kapıya yönelirler. 3. kapının açık olduğunu gören elebaşları der ki : -Arkadaşlar plan bozuldu geri dönün.




Bir gün adamın biri kendini tavuk yemi saniyormuş ve tavuklardan çok korkuyormuş derken adamı hastaneye yatırmışlar ve uzun süre tedavi etmişler. Sonunda adama sormuşlar,"Artık tavuk yemi olmadığını biliyorsun demi?"adamın cevabı ise "Ben biliyorum da tavuklarda biliyormu?"


Umarım eğlenceli bir paylaşım olmuştur:)





21 Eylül 2018 Cuma

Mim - Dürüst müyüz?

     Bloğumla bir süredir  ilgilenemedim tabi severek takip ettiğim Ece Evren ablamı da takip edemedim.  Son zamanlarda kokulutaş işine merak sardım bir de epoksi. Onlarla uğraşmaktan vakit bulduğumda instagram facebook takılıyorum. Bloğu ihmal ettim. Bloğuma bağlantı instagram hesabı açmıştım oraya arada birşeyler atıyorum. Ece ablayla da instagramdan birbirimizi takip ediyoruz:)

    Bu arada instagramda emredersiniztasarim ve emredersinizzzblogger sayfalarıma da beklerim:)
    
     Bu gün bloğuma bir yazı atmak için girdim girince de birkaç bloğa baktım çıkamadım:)
     
     Ertuğrul Yıldırım arkadaşımız dünyanın en iyi blogları listesi yayınlamış sayfasında, kendi bloğumu da görmez miyim listede? Çok hoşuma gitti hoş bir süpriz yapmış sağolsun:) Bakmak isteyenler için Ertuğrul Yıldırım

      Ece ablamın mimi varmış ben de cevaplayım dedim. Ece ablam mim yaparda görüp geçer miyim hiç? Bu arada Ece ablamın sayfasına buradan bakabilirsiniz Ece Evren

       1- Dürüstçe fikirlerinizi söyleyecek yapıya sahip misiniz? Bu mecrada da öyle miydiniz? Kırılmasın diye geçiştirdiğiniz yorumlar oldu mu? Bazı yorumlar vardır, karakterlerimizden tüyolar verirler. Ben bunlara çok dikkat ederim

        Eskiden kimse kırılmasın diye hep alttan alır söylemek istediklerimi söyleyemezdim ama son zamanlarda söylemenin daha rahatlatıcı olduğunu farkettiğimden beri söylüyorum. Hem bazen konuşunca yanlış anlaşılmalar da ortadan kalkıyor çok zaman. Ama karşımdaki laf anlamaz biriyse iş bazen değişiyor:) Bu mecrada çok fazla kişiyle muhabbetim olmadı. Olduklarımla da yorumlarım hep içtendi kırılmasın diye geçiştirdiğim yorum hiç olmadı.

2- Blog tutmaktan sıkıldığınız oluyor mu? Zaman zaman çekilmeler hissediyor ve üzülüyorum. Hani, sevdiğin komşundan uzak kalmışsın gibi… Aynı coşkuyu yakalayamadığımız zamanlar da oluyor. O zaman açıkçası eski hareketliliği özlüyorum. Hele alıştığım bir arkadaşım “şak”diye ilgisini kesince, normal yaşamımdaki kadar üzülüyor, nedenini anlamaya çalışıyorum. Siz sadece soru kısmına odaklanın lütfen…

Evet oluyor. Bana blok yazmak çok teferruatlı geliyor. Fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. Aslında gittiğim yerlerde bloğumda paylaşayım diye bir sürü fotoğraflar çektim ama oturup düzenleyip paylaşamadım. Bulduğum fırsatlarda paylaşıcam inşallah:)


3- Yazdıkça rahatlıyor musunuz? Yani yazmak sizin için bir ihtiyaç mı?
Hayır:) 


4-Geçiştirmek için yazdığınız oldu mu? Ya da bloğumu ihmal etmeyeyim diye demek daha sıcak bir ifade olur…

Olmadı. Özellikle son paylaşımlarım sosyal medyada çok hoşuma giden paylaşımlar bunu geçiştirmek saymıyorum, sanırım bu geçiştirmek sayılmaz senin dediğin anlamda.

5-Yorumların niteliklerinden memnun musunuz? Yapay olduklarını düşündükleriniz oluyor mu? Burada ferdi bloglarız, hep aynı yere yüklenip, abone gibi sürekli oraya yorum yapmanın altındaki sebep ne olabilir sizce? O kişi; elliye varan yorumlardan memnun olur mu ki?
Şimdiye kadar niteliksiz yorum aldığımı düşünmüyorum, zaten o kadar fazla yorum da almıyorum:)) Ne kadar çok yorum gelirse o kadar hoşuma gidiyor. Ben de daha çok yakın bulduklarıma yorum yapıyorum.

6-Bir bloğu nesine göre değerlendirirsiniz? Tema ve blog düzenine mi, yazdıklarına mı? Ya da hepsi mi önemlidir?

Blog düzenine ve temaya takılmam,benimkide çok matah değil:) İçerik önemli benim için ve samimiyet.

7-Antipatik bulduğunuz bloglar var mı? Buna rağmen onlara da yorum yapar mısınız, eleştirel de olsa? Zira buna da ihtiyacımız var…

Bloggera dediğim gibi fazla giremiyorum. Girdiğimde de kendi bloğuma birşeyler koyuyorum. Bakarsam belli kişilere bakıyorum onlarda paylaşımlarını sevdiğim kişiler. Onlardan biride sensin Ece ablacım:)

8-Aramızda olmaktan mutlu musunuz?

Eveett:)

9-Zaman zaman ters düştüklerimiz oldu. Bunu uzun sürdürür müsünüz? Yani büyük bir sorunmuş gibi mi algılarsınız? Ben en son tecrübelerimi bu ters düşmelere borçluyum şahsen. Payıma düşeni aldım. Artık dingin yaşımdayım. Çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim doğrusu..
Ters düştüğüm olmadı olsaydı ne yapardım bilmiyorum. Kinci biri değilim ama bu ortamda ne yaparım hiç bir fikrim yok.

10-Blog tutmanın sizce yararları nedir?
Bir çeşit günlük gibi aslında. Eski yazdıklarıma bakıyorum arada ne kadar uzun zaman geçmiş diyorum. Bir de daha geniş kitleye ulaşıyor yazdıklarımız o en güzeli:)


Ece ablacım umarım olmuştur.

20 Eylül 2018 Perşembe

Rıza nerede? Yeni bir iyilik hareketi

Arkadaşım Mehtap'ın instagram yazısını buraya aynen alıntılıyorum.

Üyesi olduğum Adım Adım koşucuları sadece bağış koşuları değil,bağış toplanmayan koşulara da katılıp iyilik peşinde koşmanın en önemli amaçlarından biri olan farkındalığı çoğaltmayı hedefliyor.

Kendi küçük hayatlarımızda habersiz yaşadığımız farklılıkları, hastalıkları, yoksunluk ve yoksullukları yaşayanlara el uzatmaya gayret eden sivil toplum kuruluşlarının sesini duyurarak onların bağışçısı ya da gönüllüsü olmak isteyenlere vesile oluyor.Hiç değilse onları "gören gözleri" çoğaltıyor.

İşte Adım Adım Ailesi ülkenin dört bir yanında çoğalan katılımcıları ile bunu yaparken İzmir'den kocaman yürekli bir arkadaşımız bununla yetinmeyerek daha fazlasını yapma hayaliyle yanıp tutuşuyordu.

Hayali güzel ülkemizi en doğusundan en batısına boydan boya koşmak olan sevgili Rıza 1 Eylül Dünya Barış Gününde bu hayali için ilk adımını Van'da attı.
Hedefi 1830 km koşarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında İzmir'e ulaşmak olan sevgili Rıza'mız her gün ortalama bir maraton mesafesi koştu ve 17 Eylül'e kadar toplam 524 km'yi sağlıkla tamamladı.
Bugünkü dinlenmesini takiben yarından itibaren yeniden koşmaya devam edecek olan Rıza bu koşularını her gün 1 veya 2 sivil toplum kuruluşuna adayarak onların tanıtımını yapıyor.
Bu tanıtımlar için de sosyal medya hesaplarında sabah 10 ve akşam 20'de canlı yayınlar yapıyor.

Yol boyunca karşılaştığı insanlarla sıcacık diyaloglar kuran sevgili Rıza'yı siz de "Rıza Nerede" adlı sosyal medya hesaplarından takip edin lütfen.

Hayalini sağlıkla gerçekleştirmesi için dualarımızı eksik etmediğimiz Rıza'mız için geçtiğimiz hafta sonu da Afyon'daki Frig Ultra Maratonuna katıldık ve Adım Adım İzmir olarak çok sayıda derecenin sahibi olduk.
(Ben de naçizane yaş grubumda 3.oldum😊) Koca yürekli,adam gibi adam sevgili Rıza..seni İzmir'deki son adımlarına katılarak kucaklayacağımız günü iple çekiyoruz.
Kalan 1306 km'ni de sağlıkla bitirmen dileğiyle..kucak dolusu sevgilerimle
Mehtap 
#Rizanerede
#Adimadimizmir
#Adimadim

Rıza ile birlikte bu yola gönül vermiş tüm herkesi destekliyor kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum :)